aVaRMuRaT Suskunluğumuz korkumuzdan değil asaletimizdendir.
 
ORTATEPE KÖYÜ ve DAGISTAN KÜLTÜRÜ HAKKINDA KISACA
Sözler bazen bir hazine bazen dermansız bir dert tipi  
  Ana Sayfa
  İmam Şamil in Ataları
  imam Gazi Muhammed
  İmam Hamzat Beg
  İMAM ŞAMİL
  Hacı Murat
  Muhammed Emin Paşa
  Şeyh Cemalettin Gazi Kumuki
  Ömer Ziyauddin i Dagıstani
  KAFKASYA
  AVARCA HAKKINDA
  AVARCA DİLBİLGİSİ
  RESİM GALERİSİ (avar)
  DAGISTAN
  MAHAÇKALE
  ŞEYH ŞAMİL'İN KÖYÜNDE
  Türkiyede ki Dagıstan Köyleri
  ORTATEPE KÖYÜ
  ORTATEPE GENÇLERİ
  Yemeklerimiz
  ÇEÇENİSTAN
  Reklamlar
  BİRAZDA GÜLELİM
  Dost Siteler
  özlü sözler 1
  Resimli Şiirler
  Hayatı Güzelleştirme Kuralları
  Telefon mesajları - Dostluk
  Hangi gün doğdunuzu hesaplayın
  Çeçenistan Vidyoları
  Komik Vidyolar
  Kafkas Vidyoları
  Avarca Şiir Videoları
  AVARCA KLİPLER
  AVARCA ÇİZGİ FİLMLER
  AVARCA TİYATRO
  TATLI VE DÜĞÜN VİDYOLARI
  BAYRAM VİDYOLARI
  ömer ünsal videolar
  KÖYDEN KARIŞIK VİDYOLAR
  RESİMLİ ORTATEPE KÖYÜ VİDEOLARI
  DİNİ KONULAR
  Anketler
  KPSS ANAYASA
  Kadınlar
  Erkekler
  Çocuk Eğitimi Üzerine
  Eğitim Sisteminin Çarkına Düşmeden
  Hayatın Farkına Varanlar
  Yılları Heba Etmeden
  TM'DEN TMT'YE MÜCAHİT RAUF DENKTAŞ
  Canım Annem
  Mülakat Soruları
  SİZLERDEN GELENLER
  ŞİİRLER
  Ziyaretçi defteri
aVaRMuRaT
SİZLERDEN GELENLER

BÖYLE GÜZEL YAZILARI  SİZ DEĞERLİ BÜYÜKLERİMİZDEN HER ZAMAN BEKLERİZ.






ORTATEPE KÖYÜ’NÜN VE HALKININ ESKİ HALLERİ (1)

Ben 1940 yılında doğmuşum.Beş yaşında iken yazıya götürüldüm.Babamlar kanı araba-

sına buğday destelerini yerleştirirken, ben de arabanın o devirde motoru sayılan mandaların

başkalarının ekinlerine zarar vermemesi için önlerinde dururdum.Anadan boynuzu yan

yatmış Yaprunun burnuna bütün gücümle vurduğum halde o komşu ekinleri yemeye devam ederdi.Helal haram bilmezdi gavur Yapru.Yedi yaşıma geldiğimde köylümüzün kendi olanak-

ları ile yaptıkları kerpiç duvarlı ahşap yapı ilkokulunda okumaya başladım.Öğretmen eğitmen

olan babam İsa idi.Saatı öğretiyordu.Beni tahataya kaldırdı.”Okubakalım.”dedi.”Saat ondan ona gidiyor.”dedim.Bir gülme başladı.Adım ondan sonra “Ondan ona gidiyor”oldu.

O yıllarımda köyün en önde gelen çiftçileri Aptullah amcam,Şams’ul Abdurahman,

Şams’ul Ömer,Bedri,Haybula,Abakar,kardeşi İsmail,Ulubi ,Burak’ın Salih,Saadullah’ın oğul-

ları Hamid,Murad,Aziz,Hacı Kâhyaların Ahmet,Hanifi ,Musa Kâhyaların Mehmet,Zekeriya Kumaxa giller…falan idi.Ektikleri: Sulak tarlalara fasulye (barbunya ve dermeson),kıraçlara buğday,Bahçelere ise salatalık,domates,biber ,sarımsak,soğan v.s idi.

Çiftçilik dışında ek işler yapanlar da vardı:Seyfettin Coşkun usta kuyumcuydu.Ziynet 

eşyası dışında lehim ,balık yakalama oltası gibi işler de yapardı.Lalay denen Avarların çift borulu kavallarını da yaptığını biliyorum ancak bir örnek elde edemedim.Çut(kertenkele), giran(kelebek),koyr(el) gümüş örneklerini halâ saklarım.Bir de Yusuf efendi vardı.Köyün en görkemli evi O’nun konağıydı.Okumuş bir insandı.Bir de Hacıkâhyalardan Zubeyr vardı. 

Çok güzel pandur çalar(üç telli saz ,bir adı da kumus) düğünlerde şahane oynardı.Omar usta, Mıkkıç köyün ustalarıydı.Özellikle köyün her evinde Omar ustanın izleri vardır.Ayrıca

köylülerimizin bütün kanıları ve karasabanları O’nun tarafından yapılmıştır.Kalı Hasan usta da ayakkabıcıydı. Yaptığı ayakkabıların altı tahta üstü ise göndü.Aynı zamanda Avarcada adı “kalı”olan üstten dövmeli yayık yapardı.Bende var.Arıcılık ise yalnız Burak’ın işiydi.Güzün bal kesim zamanı bütün çocuklar orada toplanır, senede bir sefer Eminet teyzenin ağzımıza tıkıştırdığı birer lokma balı yerdik.

Köy, ortadan akan “Kömür suyu” irmağının batı tarafındaydı.Karşı tarafta yalnız okul

binası , Saadullah Ağanın evi ve zahire anbarı vardı. Karşı tarafa geçmek için her yıl selin bazı yerlerini sürüklediği tahta köprüden geçerdik.

                                                                                                                                     İSKENDER DAĞISTANLI

*************************************************************

 

ORTATEPE KÖYÜ’NÜN VE HALKININ ESKİ HALLERİ(3)


Öte geçe denen, yani köyün ortasından akan ırmağın doğu tarafındaki evler yapıl-

madan eski köy yerinde yaklaşık 55 ev vardı.Fakirce olanların evleri tek kattı.Daha varlıklı olanların evleri altı hayvanlara,üstü insanlara olmak üzere iki katlı idi.Konak denebilecek bi-

raz lüks ev Yusuf Saygılı’nın idi.Bir de şimdiki caminin yerinde üç katlı bir ev vardı.Bu Saa-

dullah’ın oğlu Murat Ceyhan’ın eviydi.Geniş bahçesi vardı.Köyün erkekleri bu bahçede topla-

nırlar, köye ilk defa Murat tarafından getirilen “ gramofon”denen müzik aletini dinlerlerdi.

Kimin sesi olduğunu şu anda bilemediğim amma çok etkilendiğim “liliyar”türküsünün sesi halâ kulaklarımda.Bu aletin içinde bir şeytanın olduğunu,türküyü onun söylediğini iddia eden

insanlar halâ gözlerimin önünde.Demek ki, çocukken ki algılar insan zihnine ebediyen kazılı-

yor.Köyümüze ilk giren teknik alet budur.

Murat’ın evinin yakınında köyün ilk camisi ve hücresi vardı.O sıralar aşırı dindar-

dım.”Kel ramazan” lakaplı Ramazan Süslen Hoca, her sabah namazından sonra “Yasin”sure-

sini okurdu.O rahmetlinin sesi bana o kadar hoş gelirdi ki,çocukluk uykusunu feda eder sabah

namazına giderdim.

En önemlisi köye canlılık getiren “Kömür suyu”idi.Bu suyun iki önemli gölü var-

dı.İsa’l hhor.Yaku’l hhor Köyün çocukları ve gençleri bu göllerde yüzerlerdi.İçme suyumuzdu aynı zamanda bu ırmağın suyu.Bu suyun kıyısında Kavşut,eski adıyle Kötü Köy ve Alıçlıbucak köyleri vardı.Bu köylerde kanalizasyon olmadığı için tuvaletlerin bütün pisliği

bu suya akıtılır, biz de en aşağıda akarsu pis tutmaz diye diye içerdik, meşe veya çam ağacın-

dan yapılmış teknelere güğümlerle taşınıp doldurulan bu sudan.Soğuk da olurdu amma hasta-

lıklarımızın anasıydı pis tutmayan bu su.Hacı hoca da: “Yedi taşı geçen su aptese uygundur.”

derlerdi.Başka maharetleri de vardı.Baharda kar suları erimeye başladığında sel olurdu.Angut yavruları gelirdi selle.Biz çocuklar yavruları yakalamaya çalışırdık.Daha okula başlamadan önce sele kapıldım.İsa’l hhorun dibine batmışım.Diğer çocukların bağrışmalarından Abdurah- man Özdemir ve Ömer Özdemir amcalar haberdar olmuşlar.Hiç tereddüt etmeden atılmışlar gölün dibine ve çıkarmışlar beni baygın vaziyette.Ayıktığımda beni baş aşağı tutup sallıyor-

lardı.Ağzımdan sular akıyordu.Hayatımı o iki rahmetliye borçluyum.Bazen de aşırı sel ile

odun gelirdi .Bu defa büyükler işe koyulurdu kış odunu toplamak için.Bazı tehlikeli durumlar olduysa da boğulup ölen olmadı.Bahardan sonra uslanan su bize balık verirdi.Alabalık,sarıba-lık,kızılkanat ve cura bulunurdu.Su hafif bulanıkken oltacılar hareketlenirdi.Su durulunca la-butcular.sepetçiler işe koyulurdu.Bentlerden suyu keserek avlama da yapılırdı.Seyittin Aykan,

Mansur Yılmaz,Abdüselam Dağıstanlı,Kadir Ünsal,Abdurahman Güven en tanınmış balıkçı-lardı.1965te Haraba mıntıkasında boğazladılar güzelim ırmağı, Hacımirza köyünün arazisi su-

lanacak diye.1979 da da Deve Mağarasından kestiler boynunu Kurudere mıntıkası sulanacak diye…Yüzmeler unutuldu,angut yavruları küstü,balıklar selamı sabahı kesti ve güzelim canlı-lık yerini sevimsiz çalılıklara bıraktı.
                                                                                                                                           İSKENDER DAĞISTANLI

*************************************************************

 ORTATEPE KÖYÜ’NÜN VE HALKININ ESKİ HALLERİ (4)


Beslenme bakımından durum hoş değildi.Yiyecekleri satın alma olanağı olmadığı gibi,satın alacak yerler de yoktu.Eski köyün doğusunda hemen hemen herkesin küçük küçük pastdanları vardı.Birer dönümlük bu tarlalarda patates,salatalık,domates,biber,soğan ,sarmı-
sak,kabak,pancar benzeri yiyecekler yetiştirilirdi.Meyve ağaçları elma ,erik,vişne çeşitleri ile sınırlıydı.Bunlar da çok küçük ilkel meyvelerdi.Burak Ünal’ın evinin önünde bir kayısı ağacı vardı.Uyumadan bekleyip,ufak taşları bize fırlatsa da kayısıları bizden kurtaramazdı.Seyittin
in bahçesinde bir şeftali ağacı vardı.Onun meyvesinin de yanağının kızardığını gören olmadı.
Dut ağaçları vardı yetecek kadar. Erik ağaçları ilaçlanamadığından kör erik oluşurdu.Biz kör eriği daha çok severdik çaresizlikten.Eski köyün batı tarafındaki kıraçlarda ahlat denen ilkel armut ağaçları vardı.Onun meyvesinin ismi Avarca” hama ğğankk “ yani “ eşek boğan” idi.
Sonraları o ağaçları Karga Mehmet lakaplı Mehmet Güvenç aşıladı.O’nun bu iyiliği takdire şayandır.Bir tane de millir(çağla) ağacı vardı.Bağlar da bu mıntıkalarda idi.Abakar’ın,Bedri-
gilin,Kelimat’il Ahmet’in bağları vardı.
Asıl sulanan geniş tarlalar öte geçenin ova kısmındaydı.Genelde barbunya,beyaz
fasulye çeşitleri,buğday,arpa,çavdar,nohut,mısır ,hayvanlar için yonca ekilirdi bu tarlalara.
Bizi en çok ilgilendiren nohut ve mısır idi.Çalardık bunları.Tezek toplar,ateş yakar pişirir yer-
dik.30, 40 mısır yiyen delikanlılar vardı.Mal sahiplerinin rızasını alma olayı yoktu.Sonraları lafı olursa söylerdik.Buğday,köyün kuzeyindeki yukarı harmanlara taşınır,gem ile sürülür,rüz-
gar esince yabalarla savrulur,buğday kısmından cec saman kısmından tığ yapılırdı.Cecler tek partili dönemden kalma tahta mühürlerle çalınmasın diye mühürlenirdi.Bu işlerde en tembel olup sona kalanın harmanına eşek kellesi dikilirdi.Bu buğdaylar kadınlar tarafından elenip temizlenince Remzi Özden’in değirmenine taşınır, öğütülür unluk tutulurdu.Sonra da unlar köydeki fırınlarda somun ekmek olması için ateşle dansa zorlanırdı.Köyümüzün kuzeyindeki köylüler bizim ekmeklerimize “kömbe”derlerdi.Onlar da yoksul oldukları için Göksun’a gidip
dönerlerken acıkırlar bizim evin önünden geçerken:” Esile Hatın iki kömbe atıvirsene”derler-
di.O zamanın insanlarında art niyetsiz, dobra bir samimiyet vardı.
Et yeme olayına gelince kasaptan et alma alışkanlığı yoktu.Nasıl alsınlar;çünkü para yoktu.Fasulye parasıyle durmadan tarla alınırdı.Kala kala hastalanınca kesilen koyun-
un etine kalırdık.Allahtan “ Öküz koşumu” ,biri ölünce uyğulanan “hakik”, düğün,sünnet,
mevlid geleneklerimiz vardı.Bir de biraz varlıklı olanlar,dişlerinin yarısı dökülmüş,bir deri bir
kemik öküz ya da ineği ilkbaharda alır,güze kadar etlendirir,sonra da kesip etini kuruturlar kış boyu yerlerdi.Buna da “ kokari” derlerdi.Halâ hayranım o kuru ete.Közleyipte teltel çözerek yemesi en büyük zevkimdi.Yemek ve çeşitlerini de 5’e bırakalım.                                                                                                                     İSKENDER DAĞISTANLI

*********************************************************************

ORTATEPE KÖYÜ’NÜN VE HALKININ ESKİ HALLERİ(5)

Beççara çed vardı.Bu mayalanmış hamurdan yapılan ekmekti.Mayalanmamış hamurdan yapılanına”muhurgo çed”denirdi.İlki yumuşak,ikincisi sertti.Bir de “qartulalhul çed” vardı.Genelde dağa oduna veya tarlaya gidenler için yapılan patatesli ekmekti.Mısır ve nohuttan yapılan ekmekler de vardı.Ayrıca hamura yağ sürülüp burularak yassılaştırılıp pişirilen kalhama ekmeği herkesin severek yediği ekmekti.Mısır unundan yapılan majaqga

ise seyrek yapılan ekmeklerdendi.Köyümüzün bazı yerlerinde bu ekmeklerin pişirilmesi için fırınlar vardı.Anneler kendilerine göre bir sıra takibederek bu fırınları kullanırlardı.Bu fırın-

ların bir yararı da haber kaynağı olmasıydı.Köydeki olup biten olaylar buradan evlere doğru göçerdi.Hatta olacak olaylar bile dillendirilirdi buralarda. 

Genel yemeğimiz xinqgaldı.Hemen hepsi haşlanarak pişirilen hamur yemeğiydi.

Genelde 2cm kalınlığında,8cm eninde,10cm boyunda hamurların kaynar suda haşlanarak pişi-

rilenine “qgudiya(büyük) xinqgal”; yassılaştırılmış hamurdan ufak ufak doğranarak suda haş- 

lananına “ğğisina(ufak) xinqgal”;hamur içine yunurta içi konup haşlananına”xana xinqgal”;

kıyma koyup haşlananına”hana xinqgal”;patateslisine “qartulalhul xinqgal”;çökeliklisine”nis-

dal xinqgal”;dalgan veya yarpuz otu konanına “ccahhil xinqgal”;küçük küçük hamur parçala-

rına parmaklarının uçlarını bastırarak yuvarlak silindir haline getirilenine”kildun xinqgal” de-

nirdi.Bunların hepsinin ortak sevgilisi dövülmüş sarımsaktan yapılan yağlı sosdu.Hiçbiri bu sosa belenmeden mideye gitmeye razı olmazdı.Bu xinqgalların ilki ve sonuncusu korkak idi.

Yanında yağlı kırmızı eti veya tavuk etini arkadaş olarak almadan karanlık labirentlere gir-

mek istemezlerdi.Bütün bunların haşlandığı suya, biraz artan sos karıştırılarak bulunabilirse limon da sıkılıp içilirse, midenin işkence çekmeyeceği düşünülürdü.Daire şeklinde yapılan

mısır unu xinqgalları da aynı işkencelerden geçer midemize kurulurdu.Hele o qarşlar…Hem

buğday ,hem mısır unundan suda pişirilerek kıvamına gelince sofraya getirilen, çukurlaştırılan orta yerine, eritilen yağa karıştırılan pekmez dökülerek yenen qarşlar..Kırk senedir yiyemedi-

ğim,yapmasını bilen birini bulup,elini öpüp yapmasını rica ederek yemek istediğim qarşlar…

Qarşlara karşı dayanamamışlığım, zillendirilmiş buğdaydan yapılan tdidu qarşa karşı yememe

inadına dönerdi.

Önemli ve en kıymetli yemeklerden biri de zzura(dolu) pankk(yassı) idi.Hamur-un içine pişirilmiş ve ezilmiş patates veya çökelik konulup iyice yassılaştırılıp sacda pişirilen

daire şeklinde bir yiyecekti.Tere yağ sürülerek servis edilirdi.En ince yapan namlı olurdu.Ay-

nı şekilde pişirilen ,içine ısırgan otu veya yarpuz otu ya da kabak konarak yapılan,biraz kalın- ca yarım daire şeklinde olanına purşina denirdi.Bu da yağlanarak yenirdi.Daire şeklinde, orta- sındaki çukura yumurta dökülerek fırında veya sacda pişirilen xono(yunurta) tdura(dökülen)

jo(şey) çocukların annelerinden aldığı en mükemmel hediye idi.İçine çökelik,patates,kıyma

konarak yağda kızartılan hamurdan, hepsine “lokum” dediğimiz yiyecek genelde sabah kahvaltılarının süsüydü.Sanırım bu lokumlar bize Çerkezlerden geçmiştir. 

Gelelim şeker bayramında ya da öküz koşumu bayramında muhabbetine doya-

madığımız yiyeceklere:Kokan çed.Daire biçiminde,nasıl yapıldığını bilemediğim yumuşakça 

bir yiyecekti.Genelde dürüm şeklinde burularak yağ ve pekmez karışımı bir sıvıya batırılarak yenirdi.Kendisini sevdirmesini bilen bir yiyecekti.Yağ un ve şekerden yapılan pakuk.kendir tohumu ve pekmezden yapılan natduhh başlıca tatlılarımızdı. Kendir tohumu değirmende öğütülerek bizim” ğhon”, Göksunluların kara pekmez dediği bir yiyecek vardı.Aşağı yukarı tahin karşılığı bir yiyecekti.Bu da genelde bayram sofralarının vazgeçilmeziydi.Bayram sofraları bunların fazladan bulunduğu çok zengin sofralardı.Bir de öküz koşumu bayramla-

rında yapılan gorga vardı.Onu hiç kimse yiyemezdi.Kollarımızla oluşturabileceğimiz bir hal-

ka kadar büyük bir simit düşünün.Bu simide yedi sekiz kadar yumurta kabuğuyla yerleştiri-

lir fırında pişirilirdi.Bu simit ertesi yıl öküz koşumu bayramının masraflarını karşılayacak babayiğidin boynuna takılırdı.Şimdi anladınız mı o simidi herkesin neden yiyemediğini.

Bu yiyecekler, sadece bizim köye ve Kireç köyüne has yiyeceklerdir.Bunların dışında içli köfte,dolma,sulu,kuru fasulye v.s. gibi kültürel yemekler de vardı.                                                                                            İSKENDER DAĞISTANLI

***************************************************************


 HEY GİDİ O ESKİ GÜNLER ……..
(Dedem anlattı ben yazdım)



Atalarımız Dağıstan’dan Anadolu’ya dağlardan taşlardan yürüyerek gelmişler.

Kars, Muş, Sivas , Tokat , K.Maraş ve Adana gibi bir çok ile gelen atalarımızdan 16 aile Savrungözü ‘ne yerleşmişler.Bir süre burada kalmışlar.

Doktor ve ilaç olmadığından hastalığa tutulmuşlar.

Savrungözü bize göre değil yaylaya gidelim demişler.

Bir kısmı bugünkü Ortatepe Köyü’nün kuzeyinde yer alan Devemağarası’nda Kış aylarını ise Çukurova’da geçirmişler.

Bugünkü Göksun ilçesi Aslanbey Çiftliği Köyü’nde höyük yakınlarında, günümüzde Orman Bölge Müdürlüğü’nün fidan dikmiş olduğu yerde ikamet etmişler.

Bir kısmı da Kurucuova’da kalmışlar. Kahramanmaraş Nadirli Köyü’nden Kurucuova yaylasına gelenlerle nizah etmişler.

Onlardan biri bizimkileri vurmuş. Nadirli’lerle kan davası olmuş. Bizimkilerin düzeni bozulmuş. Kurucuova’dan tekrar Devemağarası’na gelmişler.

Arslanbey Çiftliği Köyü Höyükte de Göksunlularla bazı nizahları olmuş. Olayların büyümesini hükümet güçleri önlemiş.Höyüktekilerin bir kısmı kısmı Kireç’e bir kısmı da Devemağara’ya gitmişler.

Böylelikle iki köy kurulmuş.Köylerin kurulduğu duyulması üzerine Kars’ta kalanlardan bir kısmı da Kireç’e gelmiş .

Sivas’ta olanlar da Göksun’da iki Dağıstan köyü kurulmuş diye duymaları üzerine bu iki köye yerleşmek için birer birer gelmişler.Böylelikle iki köy meydana gelmiş.

Ortatepe de kalanlar yazın Devemuğara da oturupta , Göksunluların ektikleri tarlaya 3 te birine ortak olmuşlar.

Darı adı verilen mısır ekmişler.

Bizimkilerin tarlası ve öküzleri yokmuş.

Bu nedenle ortakçılık yapmışlar.

Kış gelince Çukurovaya gitmişler.

Yazın geri gelip Devemuğara’ya oturup ortakçılık yapmışlar.

Bizim köyde o zaman 16 aile varmış.
1-Yusuf Efendi'nin babası Hacı, yani Azmi ve Coşkun Saygılı'nın dedesi,
2-Ulubi, Abdurrrahman ve Ulubey Güven'in dedeleri,
3-Mahama Tahir'in dedesi Ramazan,
4-Nuthsal Musa, Yemliha ve Meksel Kaya'nın dedeleri,
5-Şamsu'nun babası Mahamad Ali, Fehmi ve Nadir Özdemir'in babasının dedeleri ,
6-Davut, Hacı Abdullah ile İsa Günal'ın dedesi,
7-Burak'ın babası, Abdulhalit ve Hikmet Ünal'ın babalarının dedesi,
8-Abdukerim'in babası, Paki, Davut ve Mehmet 'in dedeleri,
9-Aldan'ın babası, Reşit ve Ekrem Kılınç'ın dedelerinin babası,
10-Hacı Alibeg'in dedesi Ali Bey, Reşat, Şafi Kılınç ve Nusret Kılınç'ın dedelerinin babası,
11-Hanifi ve Reyhanet Memmed ‘in dedesi Davut,
12-Bedri Memmed’in dedesi Gudiya Ramazan,
13-Yusuf , Ahmet ve Bünyamin Cengiz’in dedesi Halaka Mahamad ,
14-Remzi ve Yakup’un dedesi Yakku,
15-Haybullah’ın dedesi Gişil Ali,
16-Hacı Haydar, Haydar Güzel'in babasının dedesi,

Köyde bulunan 16 aile kendileri adına karar verecek 6 kişilik heyet seçmişler.

Bize vatan tutun diye onları yetkili kılmışlar.


1-Hanifi ve Reyhanet Memmed ‘in dedesi Davut,
2-Bedri Memmed’in dedesi Gudiya Ramazan,
3-Yusuf , Ahmet ve Bünyamin Cengiz’in babası Halaka Mahamad ,
4-Remzi ve Yakup’un dedesi Yakku,
5-Haybullah’ın dedesi Gişil Ali,
6-Hacı Haydar, Haydar Güzel'in babasının dedesi,

Bu beş kişi köye önder olmuş.

İlk önce şu anki Ortatepe köyünün Kuzey batısında bulunan yaklaşık 1000 dönüm yeri hükümetten köy kurmak amacıyla almışlar.

Bu arazinin ekilmeye müsait olan yeri parselleyip 16 haneye paylaşmışlar.

Evleri yokmuş.

Bir çift öküz almışlar.

Sanki 16 aile bir aile gibi imiş.

Mağarada hayat zor olmuş.

Köy yeri tutmaya karar vermişler.

Köyü nereye tutulacağına 5 kişi karar vermiş.

Mahmut ‘un Tahir’in evinden başlayarak ekilme imkanı olmayan yerleri ev yeri olarak taksim etmişler.

O zaman köyün etrafı ormanmış.

Köyün etrafı ormanlıkmış.Ev yapılırken kullanılan ağaçlar Devemuğaranın üstündeki düzlükten kesilmiş.

Bir tek öküz varmış o zaman köyde.

Ev yapmaya başlamışlar.

İlk yerleşim böylece başlamışç

Hepsi ortaklaşa sırayla ev yapmışlar.

Kömür suyunun kenarına ilk ev yapılmış.

Ortatepe kurulurken o zamanki Alışlıbucak köyü varmış.

Ağacı, taşı tüm aileler beraber çekmişler.

Birbirine yardım etmişler.

Ev yaparken işciliği kendileri yapmış.

Hepsi birer katlı ev sahibi olmuşlar.

Göksun’lularla ortakçılığa bir süre daha devam etmişler.

Ortakçılıkla bir süre geçinmişler.

Kavşut , Kömür Köy ve Alışlıbucak Ortatepe ‘den önce kurulmuş köyler.

Bizimkilerin her birinin belinde Dağıstan’dan getirdikleri kamalar varmış.

Kamasız kimse yokmuş.

Elbise olmadığından koyun derisinden elbise yaparlarmış.

Göksunlularla ortak mısır ekerlermiş.

Karş,hingal,ekmek hepsi mısırdan yapılırmış.

Bir gün Kavşutlular onlarla tanışmak istemişler.

Kavşut eski köy.

Bizimkilerden Türkçe bilen yokmuş.

Kavşutlular şöyle anlatırmış:Yedikleri darı giydikleri deri gözleri göv göv dilleri ayrı olan insanlar gelmişler ve bizim yolun üzerindeki mağaralara yerleşmişler diye.

Kavşutlular ve diğer köylüler bir süre o yolu terk edip Abakar gilin bağların olduğu yerden yani Tantan deresinden Göksun’a giderlermiş.

Kışın Adana yazın Devemuğarası arasında mekik dokumuş bizimkiler.

Yerleşik hayata geçene kadar Çukurova’ya gidiş gelişler sürmüş.

Yerleşik hayata geçince gidip gelme işini bırakmışlar.

Hacımırza köyü ile Göksun arasında Durna bucağı denilen mevki bataklıkmış.

Kındıra denilen ot yetişirmiş bu bataklıkta.

Kındıra otu toplayıp hasır dokumuşlar.

Sergileri kandıra otundan yapılmış.Bugünkü halı gibi iş görürmüş.

Arazi Göksunlularda iken tarla satın almaya karar vermişler.

Tek veya birleşerek Göksun’lulardan tarla almaya başlamışlar.

Bu şekilde yazı yabanın tamamını Göksunlulardan satın almışlar.

Hacımırza köyü sonra kurulmuş.

Güneş doğmadan herkes işinin başında olurmuş.

Dini yönden kuvvetli imişler.

Gözü pek insanlar olduğundan haksızlığa uğradıklarında gözlerini kırpmadan mücadele etmeye hazırlarmış.

Köy kurulunca köyün ortasına bir cami yapmışlar.

Bu camii Bedri Ramazan’ın evinin arkasına yapılmış.

Daha sonra Caminin yerine hocaya ev yapılmış.

Daha sonra hocaya verilen o evde yıkılmış.

Şimdiki caminin yerini Hacı Yıldız’dan satın almışlar.

Namusuna bağlı imişler.

Herkes bacı kardeş yaşarlarmış.

Küçükler büyüklere hürmetliymiş.

Namazlar cemaatle kılınırmış.

Ağır iş zamanı bile oruç bırakılmazmış.

İçme suyu köyün içinden akan sudan karşılanırmış.

Kışın kar suyu eritilip içerlermiş.

Öküz koşumu o zamanlarda da ara verilmeden her yıl mart ayında yapılırmış.

Evlerde yapılan yemekler otsbay merasiminin yapılacağı yere götürülür beraber yenilirmiş.

Köye Sadullah sonradan gelmiş.

Köyde ev yeri verilmemiş.

Karşı mahalleden ev yeri verilmiş.

Hacı Lütfi’nin evi olduğu yere ev yapmış.

Bir söylentiye göre orada define bulmuş ve zengin olmuş.

Karşı mahallede ikinci ev Ahmet Yıldır’ın babası tarafından yapılmış.

Hayrettin Güvençgil üçüncü sırada yapmış.

Böylece karşı mahalle kurulmuş.

Karşıya yerleşim oluşmaya başlayınca köprü ihtiyacı doğmuş.

Köprü yapılmış.

Köprüyü Muhtar Hacı Aksu yaptırmış.

Yokuş ‘un yolunu yaptıran da 24 yıl aralıksız muhtarlık yapan yine Hanifi ve Reyhanet Memmed’in babası Hacı Aksu imiş.

Köyün içinde yollar yokmuş.

Her sene bir çoban tutar gibi pazarlıkla muhtar tutulurmuş.

Muhtar Hacı her yılın sonunda günüm bitti kendinize muhtar bulun dermiş,

Bu sene de kahrımızı çek derlermiş.

Köyün takdirini kazanacak şekilde muhtarlık yapmış.

Kendi işini bırakıp köy işi için çalışırmış.

Çalışkan adammış.

Yerine göre amele yerine göre usta yerine göre muhtar imiş.

Ortatepe’den Mehmet Bey’e giden yolun orda dağda ağıl varmış.

Muhtar Hacı gençliğinde yıllarca çobanlık yapmış.

Ayakkabı namına bir şey yokmuş.

Söğüt ağacı yonularak takunya yapılırmış kışın giyilmek için.

Öküz derisinden ham çarık yapılırmış.

Herkes onu giyermiş.

Herkes usta olmuş.

Herkes kendi ayakkabısını yapar durumdaymış.

Kışın evlerde yakacak soba yokmuş.

Her odada bir ocak (tala ) varmış.

Onunla ısınırlarmış.

Mesela bir evde Dört kardeş varsa dört gözlü evde kalırlarmış.

Alt katta ahır olurmuş.

Teşt (leğen) lerde banyo yapılırmış.

Ya kendi odalarında ya da ahırın bir köşesinde banyo yapılırmış.

Yemek oturma ve yatma yeri olarak aynı oda kullanılırmış.

Misafir gelince erkekler bir odaya kadınlar ise bir odaya birikir ve bu şekilde boşaltılan odada misafir ağırlanırmış.

Ham çarıkları giyip tarlaya gidilirmiş ancak çarıklar ayaklarda kuruyup gevrediği için ayakları sıkarmış.

Öğle yemek ve namaz molası verilince çarıklar suyun içerisine ıslanmaya konulurmuş.

Akşama kadar ara vermeden çit sürerlermiş.

Akşam çarıklar tekrar ıslanmaya konulurmuş.

Sabah tekrar giyilerek çite gidilirmiş.

Yünü eğirip tezgahta şayak dokunurmuş.

Elbiseler şayaktan yapılırmış.

Elbise eskidikçe yamalık yapılırmış.

Bir elbise uzun süre giyilirmiş.

Yamakların çokluğundan asıl kumaş bazen belli olmaz hale gelirmiş.

Cumhuriyet döneminde şapka giymek mecburiymiş.

Daha önce fes giyilirmiş.

Şapkanın orta yeri eskirmiş.

Eskiyen yer kesilerek yama yapılırmış.

Herkesin yediği çökelik ve yağ imiş.

O zaman yonca da bilinmezmiş .Yonca köye sonra gelmiş.

Yazın yonca biçilip kuru samanla karıştırılıp mallara verilirmiş.

Güzün kar yağıncaya kadar kevene gidilirmiş.

Keven hayvanların yemi imiş.

Kış boyunca keven balyoz ile ezilerek tahra ile doğrayıp mallara öyle verilirmiş.

Yazın otlar çıktıktan sonra süt bol olurmuş.

Kış için çökelik , yağ ve peynir stok edilirmiş.

Sabah akşam hingal yenilirmiş.

Hingazul diye suyu içilirdi

Yağ yeterince bulunmazmış.

İç yağ ( tati ) bugünkü yağın yerine kullanılırmış.

Sarımsak’tan Raji tahan yapılırmış.

Kındıranın düzgün olanlardan hasır örülürmüş.

Kandıranın döküntüleri toplanarak Kayseri keteninden yapılan torbanın içine doldurularak yatak yapılırmış.

Hacı Salih ‘in babası Burak, İsa gilin odası her gün soba yakılırmış ve köylüler burada toplanırmış.

Seyfuddin köyde kuyumculuk yaparmış.

Seyfudinin dükkanı akşama kadar dolup taşarmış.

Her Cuma namazından sonra camide ufak meselelerden nizah olurmuş.

Ufak tefek kavga olurmuş ancak kavga edenler küs bırakılmaz hemen barıştırılırmış.

Her iki bayramda muhakkak küs adamlar barıştırılırmış.

Birlik beraberlik güçlüymüş.

Ev yaptırana her aile 5 kağnı taş çekermiş.

Bu gelenek 1970 yılına kadar sürmüş.

Herkes birbirine yardım edermiş ve bu bir usulmüş.

Damlara toprak köylü hep birlikte atarmış.

Haber salınınca Gençler toprak atmaya gelirlermiş.

Gece sabaha kadar gençler toprak atarlarmış.

Gençler çamur yapar kadınlar sıva yapardı

Sıva yapan kadınlara da gençler sıva yaparmış.

Çevre köylüler bizim köylülere çift tek laf edemezlermiş.

Çekinirlermiş.

Tutkunluk kuvvetli imiş.

Çok tasarruflu imişler.

Gelir az olduğundan tasarruf edip tarla veya mal almaya veya ev yapmaya ayırırlarmış.

Köye ilk traktör 1972 de Hacı Abdullah , Mekselin , İsmail Şakir ve Ömer Ustal Ali den oluşan 4 ortak tarafından alınmış.

Motor devri başlayınca birlik beraberlik bozulmuş.

Eski adetler terk edilmeye başlanmış.

Büyük sudan buzlar kırıp gügümle su çekilirmiş.

Dik yokuştan çıkılarak ırmaktan su taşınırmış.

Eskiden çok kar yağarmış.

Damlardaki karlar kürünür ve dam akmasın diye loğ çekilirmiş

1958 de ilk çeşme yapılmış.

Çeşme yapılana kadar su ırmaktan çekilirmiş.

Ekmekler fırında yapılırmış.

Boylu ekinleri tırpanla biçilirmiş.

Kalıçla arpa biçilirmiş.

Birbirine keşik yaparlarmış.

İnek sağma, ekmek yapma , tarla kazmak gibi işlerin hepsi kadınların işiymiş ve bu nedenle kadınlar çok ezilirmiş ama şikayet etmezlermiş.

Kadınlar bir kucak otu omuza alıp Çataltepe’den ( şimdiki Yem Sanayi ) eve kadar getirip danalara verirlermiş.

Şimdiki gibi damlar çatılı değilmiş.

Eskiden kreder yokmuş.

Kürekle evlere yol açılırmış.

Zaman zaman köyün ortasındaki Kömür su buz tutarmış.

Buz kırılarak içinden su alınırmış ve evlere kova ile çekilirmiş.

Hayvanlara da bu şekilde su çekilirmiş.

Kışın mal yegisi bitince Yarimik’e dal kesmeye gidilirmiş.

Buz tutmuş olan ırmağın üstünden kızaklarla Alıçlıbucaktan Ortatepe’ye orman ağaçlarının dalları çekilirmiş.

Mallar için mısır doğranırmış.

Köyde bir hasta olunca durumu çok ağır olmadıkça Göksun’a kolay kolay gitmezmiş.

Kış boyu hasta yatağında yatarmış.

Acil durumlarda kızakla Göksun’a götürülürmüş.

Göksun ‘da hastane, ortaokul , hükümet binası ve Orman binası yokmuş.

Göksun’da Kuşoğluların büyük bir binası varmış .Uzun ve büyük bir binaymış bu.

Hükümet bu büyük binadaymış. Savcı hakim burada görev yaparmış.

Zamanla köylülerin gayreti ile karakol yapılmış.

Karakolu daş duvarla örüp üstüne mertekler döşeyip kapatıp yapmışlar.

Demokrat parti iktidar olunca hükümet bina ile orman daireyi yapmış.

Birde hastaneyi.

Küçük bir hastane.

Okul olarak köprübaşında cumhuriyet ilkokulu yapılmış.

Diğer okullar sonra yapılmış.

Göksun ile Ortatepe arası ham toprak yolmuş.

Kağnı arabalarla gidip gelinirmiş.

Dar bir yolmuş bu yol.

İlk baharda haraba civarı batak olurmuş.

Bataklıkta kağnılar bile gidemezmiş.

Bu yol köylülerce imece usulu yapılmış.

Kaymakamlığın talimatıyla her köy kendi sınırınına kadar yolu yapmakla mükellefmiş.

O zamanki kolluk kuvvetlerinin elindeki yetki bugünkü genelkurmay başkanından fazlaymış.

İki jandarma gelip bütün köyü toplayıp önüne katıp Göksun’a götürme yetkisine sahipmiş.

Köylüler çift mi tekmi söz söyleyemezmiş jandarmaya.

Göksun’a yaya gidip gelirnirmiş.

Göksun ve Hacımırza’dan Ortatepe’ye tut yemeye gelirlermiş.

Göksun’da gölgesinde barınılacak bir tek ağaç yokmuş.

Göksun çayırlık ve bataklık bir yermiş.

Göksun da 3- 4 tane söğüt ağacı ancak varmış.

Meyve ağacı yokmuş.

Meyve ağacı sadece Ortatepe Köyü’nde varmış.

Onun için Göksunlular meyve ve özellikle tut yemeye bizim köye gelirlermiş.

Irmakta alabalık ve sarıbalık çokmuş.

Olta ve Labutlarla balık avlanırmış.

Bazen ırmağın suyunu bir tarafa yıkıp elle balık yakalarmış köylüler.

Köye ilk vasayıt olarak 1955 ‘te İsa Günal’ın getirdiği eski bir kamyonmuş.

Üstünde karasör de yokmuş.

Üstüne karasörü Mıkkıç ile Sadullah yapmış.

Üstüne gaz tenekeleri ile çatı yapıp kapatmışlar.

1965 yılında Talhat, Karamaçço Ahmet ve Şafii pikap getirmişler.

Onu çalıştıramamışlar ve bu nedenle satmışlar.

Talhat kendisi bir jip almış.

Gazi Coşkun ile beraber bir cip daha alıp iki cip çalıştırmışlar.

Haydar bey de bir cip almış.

Köy ile Göksun arasında ulaşım bu araçlarla sağlanmaya başlanmış.

Askerlikten on gün önce asameler dağıtılırmış.

Köyde kaç tane askere giden varsa ev ev davet edilir ve yemek ikram edilirmiş.

Onları yolcu etmeye bütün köylü mezarlığa kadar giderlermiş.

Hoca ve köylüler birlikte dua edermiş onlar için.

Askerlerin yakınları Göksun’a kadar askerlerle beraber giderken diğerleri de mezarlıktan geri dönerlermiş.

Askerlere harçlık verilirmiş.

Askere gidenlerin çoğu izine gelemezlermiş.

Askerlik bir zamanlar 4 seneymiş.

Birinci dünya savaşında Şafi Kaya’nın amcası Hidi Çanakkale’de şehit olmuş.

Bugünkü Adana Saimbeyli’nin ismi önce Hacin imiş.

Orda ayrılıkçı ermeniler ile çarpışmalar olmuş.

Mahama Tahir’in babası Hacin harbinde şehit olmuş.

Karamaçonun babası Osman, Mekselinin babası Mua Kahya Memmed de bu mücadeleye katılıp gazi olmuşlar.

Kısacık birinci dünya savaşında gazi olmuş.

İsmail Şakir ‘in babası Yemen gazisi imiş.

Kısa İbrahim Suriye de askermiş .
Yemliha ve Meksel Kaya'nın amcaları Hidi Çanakkale harbine katılmış, savaştan sonra kendisinden haber alınamamış , muhtemelen o da şehit olmuş,

Osmanlı ordusu dağılınca herkes başının çaresine baksın denilmiş ve Kısa İbrahim ordan köye yürüyerek dönmüş.

Köye radyo 1950 den sonra gelmiş.

1950 den önce köylü bir şey görmemiş.

Şafi , Remzi ve Akıllı nın radyosu varmış.

Kocaman bataryası varmış.

Radyo büyükmüş.

Köye elektrik 1980 de gelmiş.

Köye ilk televizyon 1978 de gelmiş.

1985 de köyün muhtarına bir telefon çekilmiş.

Telefon 1998 evlere verilmiş.

Hacımırza ya giden kanal ile harabadaki regülatör 1965 te yapılmış.

Köyün üst tarafındaki regülatör 1979 da yapılmış.

Köyde şu anda bulunan okul 1966 da yapılmış.

İlk okul ise 1947 de merteklerle yapılmış .

Köydeki cami 1966 da yapılmış.

Diğer cami 1967 de yapılmış.

Okul ile cami aynı sene yapılmış.

Camiyi köylü yapmış.

Okulun taşını ve kumunu köylü çekmiş.

Göksun ve tüm köyler yonca ekmeyi bizden öğrenmiş.

Önceleri bahçede yonca ekilirmiş.

Yazı yabana ilk yoncayı Muhtar Hacı Aksu getirmiş.

Gübreyi Göksun’dan çekmişler.

Bol gübre dökerek yonca ekmişler.

Göksunlular gübrenin tarlaya dökmesini bilmezlermiş.

Göksun Belediyesi anons edermiş gübreleri kaldırın diye

Göksun un etrafından bizimkiler gübreleri toplayıp tarlalara çekermiş

Köye odun kağnılarla çekilirmiş

Gece saat 3 ‘te kalkarlarmış.

Kağnılar peşpeşe dizilirmiş.

Dağa gidip odun hazırlanırmış.

Yarimik, Kozpınar , Sarıpınar, Karadaş ve Sarıpınar Orman bölgelerinden odun getirilmiş.

Gece ırgatlara giderlermiş.

Keşiklere giderlermiş.

Çataltepeye kadar yürüyerek gidilirmiş yani bugünkü yem sanayiye kadar.

Eşyaları sırtlarında taşıyarak giderlermiş.

Sabaha kadar nohut tarlalarında çalışırlarmış.

Öküz ile yatıda yatıp Şafak sökmeden öküzleri koşup çit koşulur ve velhan yapılırmış.

Kağnılarla yatıda yatarlarmış.

Çataltepe gibi uzakta tarlası olanlar geceden kağnıları yükler gün değmeden kağnılar köye ulaşırmış.

Kadınlar geceden kalkar sabahleyin gün değmeden harmana gelirlermiş.

Bazen kağnılar harmana gelince kadınlar yemeği yetiştiremezse çataltepe ye kadar yemek götürmek zorunda kalırlarmış.

Eskiden kurt çokmuş.

Kurtlar koyun keçi at köpek hepsini yerlermiş.

Tilkiler çokmuş ve penceresi kapısı açık kalan ahırlardaki tavukları boğar boğar atarlarmış.

Sansarda çokmuş.

Keklik avına çok gidilirmiş kış gelince.

Keklik avının heveslileri çokmuş.

Taze karda izi belli olduğu için kar yağınca keklik avına giderlermiş.

Harmanlara sap döküldükten sonra bir ay gem sürülürmüş.

Rüzgar ne zaman çıkarsa gece veya gündüz demeden yaba ile savurur samanından tanesini ayırırlarmış.

Bayramlar bugünkü gibiymiş.

Teravihe gidilirmiş.

Namaz kılmayanlara iyi gözle bakılmazlarmış.

Kış gelince odalarda toplanılırmış.

Odalarda yerine göre dini konular yerine göre dünya işleri konuşulurmuş.

Yüsük oyunu oynanırmış.

Kağıt oyunu oynanırmış.

Buktol ( Ağışlarla ) oynanan çocuk oyunu varmış.

Bekleri değişik yeşil mavi ve kırmızı renklerle boyarlarmış.Bu büyük bir eğlence imiş çocuklar için.Şimdiki gibi televizyon ve internet yokmuş çocuklara.

Gençler mollorho oynarlarmış.

Saklambaç oynarlarmış.

Damlar birbirine bitişikmiş.

Kışın bütün köylü büyük bir damda toplanırlarmış.

Bir tarafta güreş yapılarak öküz koşuma hazırlanılırmış.

Dombalak oynarlarmış.

Çat çat çatarım oynarlarmış.

Malkat oynarlarmış.

Yazın bayramlarda şeker toplarlarmış.


Hey gidi hey

Eskiler hem özleniyor hem de çektiğimiz o sıkıntılardan dolayı o günlere dönmek istenmiyor.

Dedem Reyhanet Memmed’den dinlediklerimi olduğu gibi yazdım.Hatalarım varsa özür dilerim.Hepinize selamlar.Ellerinizden öpüyorum.

Yusuf

*************************************************************

Destanların Destanı

Orta Asya Bize Ekmek Vermedi

Kuraklık kıskacında ölürken yerin yüzü,
Öz yurdumuz Asyadan kopardık gönlümüzü.
Doludizğin akarken, dağları saran yoldan,
Dünyanın dört yanına dağıldık yedi koldan.
Arkamızda,yalvaran abidelerin sesi...
Aklımızda durağın bilinmez bilmecesi...
Selam verdik,son bir kez,Everest tepesine.
Yapıştık al atların savrulan yelesine.
Karlı dağlar aşarken, bıyıklar bağladı buz.
Acımasız çöllerde ölümdü gördüğümüz.
Vatandan ayrılmanın sancısı içimizde
Kıvranırken,yol aldık,durmak için denizde.
Yeni bir yurt ararken,sancı doğurdu sancı.
Bu dayanma gücüne dayanamadı Hancı.
Yolu kesen her derde,verirken her gün ölü,
Atımızın resmini çiziverdi Van gölü.
Yorgun yorgun bakarken mavi suya Alpaslan
Dedi:Aranacak yurt,haydi yeniden şahlan!
Bulunmalı halkımın ekmeği ve urbası,
Verse de başa sancı,baş olmanın belası.
Bize gerek kurağı olmayan bir ulu yurt.
Boy vermeli özgürce,böyle yurtta yavru kurt.
İnsanımda olmaya,aç kalmanın korkusu.
Çatlayan dudaklara çare olmaz tuzlu su.
Ercişten Malazgirte kıvrılırken yolumuz,
Dilerdik,kanat olsun,kılıç tutan kolumuz.
Hava başka,su başka; ova başka, dağ başka.
Benzersizliğe benzer,buralarda çağ başka.
Tarihin damarında dolaşan her kumandan
Geçerken,ekmek yemiş ve su içmiş buradan.
Ve sonra,en sert taşa yontulmuş da heykeli
Her başbuğa yurt olmuş,her dağın güney beli.
Uygarlıklar boy vermiş burada, uzun uzun.
Anladık,en sonuna gelmişiz yolumuzun.
Ağrı dağının karı serinletirken kalbi
Iğdır ovası pamuk,bu ne iştir ya Rabbi?
İkisinin de akı biri birine inat...
Biri dondura dursun,diğerine bürün yat!
Birinde, kurt keserken atımızın yolunu,
Diğerinde,göz okşar,ceylanların oyunu.
Topraklara bereket, akarsuların kanı...
Aşık etmez de neyler böyle yerler Hakanı?
Toprağın halısını örerken akar sular,
En güzel rüyasını dokuyacak, uykular.
Mülklerin en kutsalı güzel Anadoluya
Aşık olduk,sevginin ruhunu soya soya...
Hakkıysa pay alması,her doğanın Dünyadan,
Analar er doğursun,olacak bura vatan.
Her buluşun ilkine beşik sallayan toprak,
Yoluna baş koyarsak,elbet vatanlaşacak.
Malazgirt ovasına akarken şanlı ordu,
Al atların nalları yeri parçalıyordu.
Duyduk ki: Bizanslılar kızmış bizim akına.
Demişler:Baş kesmeden kılıçlar girmez kına.
Diyojenin hırsına alkış tutan ordusu
Bütün köşe bucakta, kurmuş ölüme pusu.
Gönderildi elçiler,dendi:Olsun barışık.
Tükürmüşler barışa,belli, işler karışık.
Elçide çırpınırken,barış için son umut,
Biniverdi hayatın sırtına kara bulut.
Firtınayla,borayla zar zor çıkmışken başa,
Düşüverdik yeniden bir amansız savaşa.

Malazgirt şanlı ova!
Kılıcı kanlı ova!
Yoluna can koymuşuz,
Kurbanın kutlu ola! ...

Bekliyor, ikiyüz bin zırha bürünmüş çeri.
Elli binle kazanmak olası mı zaferi?
Karanlığın karnını parçalarken aydınlık,
Kargaşanın,belanın kapısına dayandık.
Kılıçlar bağlanıyor,bükülmeyen bellere.
Kinin en belalısı iniyor, gönüllere...
Ulu cuma sabahı saf saf dizildi ordu.
Alpaslanın gözleri,gözleri deliyordu.
Üstünde apak urba,altında apak bir at:
Beni böylece gömün,ölüme açtım kanat!
Ölürsek belki verir bu yurdu bize Allah.
Dedi,başladı tekbir ve ardından bismillah...
Çok uzaktan gelmişiz,dönüşü yok bu yolun.
Barışa tükürenler,geliyoruz savulun!
Atıldı naraların en ulusu en şahı.
Dönmüyoruz,zaferi esirgeme İlahi...

Anadolu, Anadolu!
Aklımızı aldın baştan.
Koynunda boy vereceğiz
Sağ çıkarsak bu savaştan.

Mahmuzlar dokunurken atların koltuğuna,
Alışsın Anadolu artık Türkün tuğuna.
İki uçtan çizerken şanlı hilâli atlar
Ortadan hörelendi,ölüm saçan kanatlar.
Hızla karşı karşıya gelince iki ordu,
Ölümün çirkin yüzü ruhları sarıyordu.
Gelenler, birden dönüp aşarken tepeleri,
Kaçıyorlar komayın! dedi Bizans erleri.
Kavuşurken hilalin uçları birbirine,
Girdi düşman,turanın çıkılmaz çemberine.
Ortada kalan erler kurtaramazdı canı;
Çünkü tamamlanmıştı, can alan kurt kapanı.
Göz gözü, görmez iken,göğe çıkan dumandan,
Şırak şırak kılıçlar çekildi,çıktı kından.
İki amansız ordu birbirine giriyor.
Can ile oynayanlar yerlerde can veriyor.
Çarpışıp devriliyor ortada kalan atlar.
Bir anda tükeniyor yaşam ve saltanatlar.
Hüner değil baş kesmek,kol koparmak,can almak...
Hüner, girişilince vuruşup diri kalmak...
Kana susamış toprak, kan içer su yerine...
Uğruna ölenlerin mil çeker gözlerine.
Hiçbir toprak,bu kadar kan ile kanlanmadı.
Hiçbir zafer,bu kadar canla onaylanmadı.
Ölüp tükenmekteyken yakalandı Diyojen.
Boşa ölmemiş oldu,zafer diyerek ölen.
Atımızın nalları damgaladı bu yeri.
Göz koyanın gözleri, oyulur bundan geri.

Tarihten önce vardık.
Sonra da varız.
Dünyanın her yerinde,
İzimize rastlarız.
Yemek,içmek ve halay çekmek,
Ve evlenmek ve çoğalmak,
Ve çocuklarımıza bir yuva kurmak,
Bizim de hakkımız.

Önce taşını ayıkladık,
Sonra kazdık yeri
Bu yere vatan dedik,
Bin yetmişbirden beri,
Bu toprak bizim.
Göz koyanın mezarını kazarız!

Bu ulu çınarın,şu ulu çamın
O kutsal kolları Allaha kalkar.
Her dalında bir tarih yaşar.
Her yaprağı dört mevsim kokar.
Gövdesine aşkımızın adı kazılı.
Buğulu gözlerimiz bakar da bakar...
Canımızdan kutsala göz koymayın!
Kıskançlığımızdan canımız çıkar,
Delilenir peşinize düşeriz,
Şaşırır kaçmaya başlarsınız ansızın!
Gelmeyin üstümüze gelmeyin!
Biz belayız başınıza sarmayın!
Yurdumuzda boşuna can vermeyin!
Size üzüm vermez bizim asmalar.
Dedemin teri var kara toprakta.
Sonbahar gelende çürüse bile
Hak arayamazsın,düşen yaprakta.
Bu yaprak bizim.
El atandan hesabını sorarız.

Süleymaniyenin,Selimiyenin
İnce uzun minareleri...
Günde beş kez ordan ezan okunur.
Minberine bağdaş kuran hocanın
Öğüdünde iman bezi dokunur.
Sultan Ahmet çeşmesinin o billur suyu
Nurani yüzleri kirden sakınır.
Bu tapınak bizim.
Dokunanın derisini yüzeriz!

Gelmeyin, üstümüze gelmeyin!
Yaşamak istiyoruz.
Bir lokma ekmeği,bir içim suyu
Çok görmeyin.
Ölüm kalım belasını
Başımıza sarmayın!
Köroğlu dolaşmış dağlarımız var.
Yunusa boy veren bağlarımız var.
Dağlardan gemiler aşırmışız biz.
Çağ açıp kapayan çağlarımız var.
Yurdumuzda boşuna can vermeyin!
Sinsi sinsi dolaşma Anadoluda,
Tekin değildir.
Egeden karşına bin zeybek çıkar.
Erzurumdan bin dadaş.
Giziroğlu torununa rastlarsan
Gah ensen,gah ayağın şişer.
Görmesin seni bir Avşar beyi,
Ayakların dolaşır,kolların düşer.
Daha söz etmedim yiğit Kürdünden,
Onurlu Çerkezden, bıçkın Lazından.
Korkmalısın, korkmalısın
Vatan için bir can neki?
Diyenlerin avazından...
Bu atak bizim.
Bilmeyenin defterini düreriz.

Sakaryam var,
Yunus dudağından dualı,
Şahlanır ayağa kalkar.
Kızılırmak gelinimi çaldı koynumdan.
Menderesim belalıdan belalı...
Ben bile korkarım,coşkun Arastan:
Ya boğar,dibe çeker.
Ya öldürür,dışarı atar.
Bu ırmak bizim.
Korkmayanın ölüşüne şaşarız...

Ayı güzel,yıldızı güzel,rengi güzel bayrağım!
Görkemliğini görmeye geldim.
Sana sevdalı değil,karasevdalıyım.
Doymadan öleceğim.
Zafer marşı çalanda en baştasın,
Dizlerime gayret...
Nezaman delidolu düşersem yola,
Önümde savaştasın,
Yüreğime cesaret...
Rüzgar esende göklerde başın,
Oyunda,oynaştasın.
Rüzgar duranda çatılır kaşın,
Başımdaki telaştasın:
Şehidime tabutunda eş...
Yiğidimin gözüne güneş...
Seni görmediğim gün,ciğerim dağlanır,
İçime düşer ateş.
Kalbimin pınarı,alnımın arı,
Özgürlüğümün mimarı hey!
Ordumun şah damarı hey!
Durulduğumda durulan,
Vvurlduğumda vurulan
Atımın yelesi.
Gönlümün aydınlanmış manzarası hey!
Sen yoksan neyleyim malı?
Neyleyim canı?
Neyleyim cihanı?
Gözümden sakındığım,
Gözümün nuru...
Mavi kubbemin,
Alını,akını takıştırmış gelini...
Hilalim,sevdiğim,
Nezaman dilerse canın,
Söyle! Öleyim.
Bu bayrak bizim.
Saymayanın yuvasını bozarız...

Açık açık söyledik,
Dinlemediler.
Tabur tabur üstümüze geldiler.
Yurdumuzu bölük bölük böldüler.
Uğrunda ölmeye yemin ettiğim,
Ay yıdızlı bayrağımı,
Yerden yere çaldılar.

Tarihten önce vardık.
Sonra da varız.
Dünyanın her yerinde
İzimize rastlarız.
Yemek,içmek,
Ve halay çekmek,
Ve evlenmek ve çoğalmak,
Ve çocuklarımıza bir yuva kurmak
Bizim de hakkımız.
Gelmeyin, üstümüze gelmeyin!
Ölüm belasını başımıza sarmayın!
Hiç kimse suçlu değil,
Savaşı çıkaran kadar.
Ölüm arar isen bizim diyarda:
Öldürecek de var,ölecek de var.
Yurdumuzda boşuna can vermeyin!

Mor dağları, kara duman bürüdü
Hain düşman, yedi koldan yürüdü.
Başımızda döner durur felaket...
Güzel yurdu kıyamete çevirdi.

Önce kurtlar, kuşlar kaçıyordu.
Ortalık darmadağın.
Dehşete kapılıp biz kaçıyorduk.
Barbarlığı başlamıştı son çağın.
Geldikleri yerde kan...
Vardıkları yerde can...
Kendinize gelin hain barbarlar,
Yuvamızı yakmayın!

Arkamızda düşman,önümüzde yar...
Kaçmak için ova bayır, dar mı dar.
Cihan tutan millete bu,zor mu zor...
Gelmeyin, üstümüze gelmeyin!
Biz belayız,başınıza sarmayın!
Yurdumuzda boşuna can vermeyin!
Hiç kimse suçlu değil
Savaşı çıkaran kadar.
Ölüm arıyorsan bizim diyarda
Öldürecek de var,ölecek de var.

Verilmez bu toprak verilmez.
Bize sorulmadan bu toprağa girilmez.
Barbarosa destan olan denizler,
Bu düşmana nasıl geçit verdiniz?
Söyleyin,söyleyin hain barbarlar,
Deniz salmadıysa nerden geldiniz?

İnsanlık gururunu,ipe çeken barbarın
Boynu burulmalıydı,vahşi canavarların.
Canı sürüklemeyle tüketilmez bu çile.
Bir çaresi olmalı en kara günün bile.
İşler sarpa sararken bu ölüm çıkmazında,
Çalınacak tel vardı elbet tarih sazında.
Sözü keskin ozanım çıktı meydan yerine.
Aldı tarih sazını,başladı sözlerine.

Söz açmak sırası,gelse zamandan
Fatih gemisine dağlar yol olur.
Kılıç sıyrılması, geç kalsa kından
Türkün atı denizlerde delolur.

Taclar,tahtlar Kanunice boş masal.
Şan ve şeref Türke göre en kutsal.
Son yaşında er olandan hisse al!
Hisse al ki,düşman sana kul olur.

Başbuğlar dizilir ordu başına.
Mehter kös indirir fetih marşına.
Türkoğlusun,kim çıkarsa karşına,
Zafer senin bakışına gül olur.

Ulubat erleri bayrak dikerler.
Gencosmanlar düşman canı sökerler.
Arap atlar burçtan burca sekerler.
Çağ kapanır,çağlarda bir hal olur.

Bu ses yankılandı köşe bucakta.
Duydu Kemal Paşa, vardı ileri.
Ecel denen bela gelse üstüne,
Dönmezdi geri.
Arkasından Hasan Tahsin,
Ve Sütçü İmam ve Antepli Şahin
Dediler:Davranın durulmaz gayri!

Birinci yiğidi doğuran ana!
Nasıl şekil verdin bu çatık kaşa?
Düşman dayanır mı bire aslanım,
Ruhları eriten hançer bakışa?
Hızı,kurşun hızı birinci başın
Koca ayakları bastı Samsuna.
İnce dudaklardan bir söz sıyırdı:
Bire aman vermen,vurun düşmana!
Hak değil insandan insana zulüm,
Ya istiklal,ya ölüm!

Hasan Tahsin önce uydu
Bu en ulu emire.
Birden açıldı gökler,
Söz verildi demire.
İlk kurşun,ilk kıvılcım.
Ölmek çeşit çeşit ve biçim biçim...
Ölümün anlamı vardır elbette
Ölmeyi bilerek ölenler için.
Konak meydanında şahit oldu çağ,
Dağ gibi yiğidin dik duruşuna.
Vuranın yüreği nasıl dayandı,
Kurşunu atanın vuruluşuna?

Zelzele dediğin ney?
Sel dediğin ney?
Deli ediyor insanı da aman!
İsanın,insanı öldürdüğü
Savaş denilen şey.
Ağlamaktan duman oldu gözlerim.
Vay gidi Hasanım vay!

Yuva bozmak gibi işleri varken,
Bilmez imiş düşman amanı,ahı...
Günün şavkı karanlığı savarken
Sardılar Maraşı salı sabahı.

Ahır dağı, ne olacak hallerin?
Eteğinde sarhoş erler dolaşır.
Ayaklar altında kalan güllerin,
Acımasız çamurlara bulaşır.

Bura pınar başı,bura su başı.
Çayır çimenine bağdaş kurulur.
Köşe bucak başlattılar savaşı.
Ökkeşin sırtına ölüm sarılır.

Ağlıyor Maraşın ovası dağı:
Düşman ayağına yol oldum.diye.
Babalar oğlunu etmiş adağı:
Beylik durur iken kul oldum.diye.

Maraşı istiyor,bela rüzgarı.
Benimse başımı ezer düşünce.
Maraşlı saçını yol zarı zarı...
Ben vurulrp toprağına düşünce.

Üç şey, ince ince bilinir bizde:
Biri namus,biri toprak,biri din.
Ölüme yer yoksa düşüncenizde,
Can isteyin,üç şeyi istemeyin!

Düşmanların başı,başların tacı.
Şerefine donatıldı masalar...
Güzelim Virjinya gönül ilacı.
Dediler:Kalksalar ve oynasalar.

Virjinyada başlar binbir çeşit naz...
Türk bayrağı insin,vardır yeminim.
Belki coşar içim, oynarım biraz,
Böylece hafifler benim de kinim.

Dediği yapılıp,gelince aşka,
Sazlar,ziller biçim biçim çalındı.
Ayak atış başka,kol büküş başka.
Gerdan kıra kıra,murad alındı.

Düşmanlar saldırıp,yurdu alanda
Ölüm,kalım gibi çare aranır.
Vatandaş düşmanla birlik olanda
Gırtlak düğümlenir,söz düğümlenir.

Kalede hilâlin işi dolaşık.
Çarşılarda döner durur piyade.
Maraşlının yüzü karmakarışık.
Kızgınlığı, üzüntüsünden ziyade...

Böyle de mi bela gelirmiş başa? ...
Yavukluma,düşmanım göz dikiyor.
Tez haber uçurun kavim kardaşa...
Yavuklu gözünden yaşlar akıyor.

Sütçü İmam duydu,geldi dağ gibi.
Çekti karadağı,bastı tetiğe.
Düşmanlar devrildi yere, tığ gibi.
Dedi:Korkup kaçmak sığmaz mertliğe...

Haber yankılandı Ahır dağında.
Silahı sıyırdı kından yiğitler.
Ölüme yeminle bahar çağında,
Dediler:Gitmeli buradan kurtlar...

Üç şey, ince ince bilinir bizde:
Biri namus,biri toprak,biri din.
Ölüme yer yoksa düşüncenizde,
Can isteyin,üç şeyi istemeyin!

Geldi,çattı cuma,namaz kılmaya
Çatal yüreklinin yüzü kızarır.
Ridvan Hoca geçti hançer salmaya
Duyup anlayanın rengi bozarır.

Bize cuma düşmez,başlar eğikken.
Kalemizde düşman bayrağı vardır.
Yüreklerde kin korkuya yenikken,
Yaşasak da vatan bize mezardır.

Cuma erkek işi,sizde eser yok.
Helaliniz yurtta gezemez olmuş.
Sütçü İmam kadar yiğit erler yok.
Korkudan benziniz sararıp solmuş.

Analar beşiği salladı burda,
Dar günüme oğlum yetişsin diye.
Ananızın başı kalmışken darda,
Bir can edilmez mi ona hediye?

Dedenizle ölüp gitmez kanınız.
Anaların göz yaşını dindirin!
Cuma kılmak istiyorsa canınız,
Kaleden el bayrağını indirin!

Sözler ağır geldi,ezen taş gibi.
Kahrından karardı kapkara gözler.
Ölüm hırsı sardı yüzü kış gibi.
Başka türlü arınmazdı o sözler.

Dediler haykırıp ağlarcasına:
Toprakları vatan yapan bayraktır.
Dediler sel olup çağlarcasına:
Vatanı bayraksız koyan alçaktır!

Sarılmalı kale,alındı kale.
Göklere yüksedi,ay ile yıldız.
Kim koyduysa bizi bu zalim hale
Çekip gitsin artık,gelenler biziz.

Başladı Maraşta kızıl kıyamet.
Yiğitler ölmeye yemin ettiler.
Sokak sokak,ev ev ve karış karış
Vurarak ve vurularak gittiler.

İşte buradadır, dünya yüzünde,
Bir ilin, devleti boğazlaması.
Gönüllü insanın,kendi özünde,
Vatan sevgisine can oynaması.

Ekmeği dondurma ve aşı biber
Olan yiğitlere karşı gelinmez.
Vurdumu adamı toz duman eder.
Nerden geldi,nasıl etti bilinmez.

Çarşıda dolaşan düşmanın sonu
Geldi de başladı Maraş düğünü.
Kaleye bayrağım dikilmelidir.
Dendi de dikildi,o cuma günü.
Maraşlı önünde kaçan korkağın,
Kaçışı başkadır,alınmaz önü.
Kaçma düşman kaçma!
İşin sonu yok...
Namus için,toprak için,din için
Ölecek insanlar Antepte de çok

Yüklenince düşman Antep üstüne,
Dördüncü yiğidin kabardı kanı.
Dedi:Düşman gelir canlar almaya,
Er olanlar yar koynunda kalmaya,
Ana bacı göz yaşını salmaya...
Çıkmadan benim canım,
Şehre girmez düşmanım.
Bizler bir bir ölürken
Kurtulacak vatanım.

Ve yine dedi:
Koşun köprü başına!
Şehitlik savaşına.
Anam ağı katmasın...
Helal olan aşına.

Ölüm ölüm ölürüm.
Ölüm üzre yürürüm.
Antep için can neki?
Bin can dese bulurum.

Fatmalara söyleyin!
Kara haber eyleyin!
Muratları göndersin
Vatan için neyleyim...

Dört gün sonra,köprü başında,
Bir bayrak gibi düştü Şahin.
Duyanları ağlatan,ağlayanı inleten Şahin.
Tarihin sayfasına zafer anlatan Şahin.
Yüreğimi yandıran,içimi burkan Şahin,
Ah Şahin,vah Şahin,eyvah Şahin!

Zelzele dediğin ney?
Sel dediğin ney?
Deli ediyor insanı da aman,
İnsanın insanı öldürdüğü,
Savaş denilen şey!

Kara haber toz duman.
Ova bayır alt üst.
Şahinin destanlari dolaşırken dört yanı,
Birinci yiğidin çok yandı canı.
Kurtarmak için vatanı,
Kenetli dişlerinden,
Çekti çıkardı fermanı:
Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir,ileri!
Ölüm dirim savaşı sardı her yeri.

Ve açıldı sonunda,
Korkudan kapanan kapılar,
Ardına kadar.
Ve sabahın ala karanlığında,
Onbeş ile altmış arası,
Dik başlı ve çatık kaşlı yiğitler,
Vurmak ve vurulmak üzere
Sökün bastılar.
Altın sarısı başakları
Al yanaklı almaları
Dermeden,
Yeşilde de gülde de,
Ekmekte de suda da
Murada ermeden,
Düşünmekten zonklayan başları,
Elleri kınalı,gözleri sürmeli gelinlerden
Utanıp gizledikleri göz yaşlarıyla,
Ektiği toprak için,
Diktiği bayrak için,
Can verip,can almaya,
Babalarının elini öpüp,
Analarıyle son kez kucaklaştılar.
Ak günlerde bilinmeyen,
Kara günün devleri,
Ve karanlıkların yanan alevleri,
Ve kocaman düşünen,
Ve kendini aşan
Bizim yiğitlerimiz:
Can; fakat vatan,
Can; fakat canan,
Can; fakat düşmandiyerek,
Boğazlarına kilitlenen hıçkırıklara inat,
Dolana dolana gelen ölüme karşı,
Kendilerini dağ sananlardan önce
Dağları aştılar.
Ve vurup yıkan sel gibi,
Ve alıp götüren yel gibi,
Korkularını sırtlayıp uzaklaştılar.
Ve söz bir,Allah bir diye,
Afyondan İzmire doğru
Dört bir yandan baskın basan,
Çekilmiş hançer bakışlı,
Kolları dizlerini geçen
Görkemli yiğitlerle
Selamlaştılar.
Bu Hekimoğlunun aynalı martini.
Şu efelerin işlemeli mavzeri.
O tüfek.
Gece gündüz kurcalandı tetikler.
Süngü süngüde aşındı.
Cac can için düşündü.
Ve yürekleri ayaklarından büyük,
Ve yumrukları yürekleri kadar
Mehmetcikler,
Göğe kalkan yerin,
Yere inen göğün arasında,
Afyondan İzmire doğru,
Birinci Yiğitin emriyle
Destanlaştılar.
Düşman biter mi? dedim,
Dahadediler.
Düşen bayrak kalkarmı? dedim,
Sabahadediler.
Neden dalgalanmadı? dedim,
Ruh olduk aha! ...dediler.

Koç gibi vuruşup,ölenimiz var.
Düşman güllesine gülenimiz var.
Gelin üstümüze hain barbarlar!
Can alıp,can verme şölenimiz var.

Vurun Mehmetlerim vurun!
Düşman yerle yeksan ola!
Vurun efelerim vurun!
Anadolu vatan kala.
Verin mermileri Fatma bacılar!
İkinci,dördüncü yiğidin kanı,
Birinci yiğidin fermanı
Yerde kalmaya.
Kalleş düşman evimizi almaya...
Mor dağları saran kara bulutlar
Acısını üstümüze salmaya...

İnsanı öldürmek Haktan uzaktır.
Kavgayı çıkaran, dert bulacaktır.
Düşmanına mezar olsun toprağın!
Vurmaya geleni öldürmek,haktır.
Savrulsun palalar,çekilsin hançer.
Direnişe tanık olsun,gökle yer.
Yeniden mermerleş kalbimde asker.

Hey gidi hey!
Ova bayır insan.
Hey gidi hey!
Ova bayır kan.
Hey gıdı hey!
Düşman komutanında kalmadı derman.
Yayalar seldi o savaşta,
Al ata binen yeldı.
Ölüme gitti gidenler,
Zafer ölümden geldi.
Yirmi iki gece,yirmi iki gün,
Öldükçe dirildiğin,
Dirildikçe öldüğün,
Sakaryadan kan aktı.
Denizse kan çanaktı.

Zelzele dediğin ney?
Sel dediğin ney?
Deli ediyor insanı da aman,
İnsanın insanı öldürdüğü,
Savaş denilen şey...

Ey bizim için uykusuz kalan,
Ve vurulan,
Ve ölenler!
Yediğimiz ekmeği,içtiğimiz suyu
Sizden biliriz.
Yılın her dört mevsiminde,
Beraberiz.
Özgürlük sevincinden
Bugün dikse başımız,
Gülüyor,oynuyor ve halay çekiyorsak,
Yüzünüzdendir.
Andımız olsun size,
Kattığınız mayadan alcağız hız.
Biz ölmeden,alınmaz
Emanetiniz.
Kara bulutlar gelse bizim de üstümüze,
Gittiğiniz yollardan peşinizdeyiz.
Yüce ellerinizi alnımıza koyarken,
Ak alnımızdan da
Siz öpün diyeceğiz.

Düşman kaçtı,can verdi savaş denilen yılan.
Ne ekmek var,ne de aş,nasıl canlanacak can?
Buğday tarlalarını tüm kavurmuş alevler.
Kara isle kaplanmış,yakılan camsız evler.
Göz yaşları,ağıta verirken ayrı sancı,
Yetimlerden silindi, insan sevme inancı.
Babaları vuranlar,katmış da kalplere kin,
Sevginin hesabını görüvermiş,ne çirkin.
Dul kalmak,oğul gömmek,yolmuş anadan saçı.
Uçurmuş düşünmekten, anaların bin kaçı.
Ağlamalar boğarken,inleme çıkmazını,
Kim gelip de kesecek hıçkırığın hızını?
Derken birisi geldi,gözleri çakmak çakmak...
Dediler:Düşman kovan Kemel Paşa olacak
Nasıl yaratmış ise,yaratmış da Yaratan,
Omuzuna yüklemiş,bahtı kara bir vatan.
Dedi:Ağlamayınız,dinecektir göz yaşı.
Tekrar geri konacak,her duvarın her taşı...
Sarılmıştı ananın o kanayan yarası.
Çok zorlu bir iş vardı,vatanın manzarası.
Bu düşle yol alırken Mustafa Kemal Paşa,
Sakarya kıyısında, yolu sardı yokuşa...
Tepeye çıktığında bir ozana rastladı.
Demek yeni savaşa,yine arkadaş vardı.
Dinledi uzun uzun,ozanın her sözünü.
Ozan anlatıyordu,sanki kendi özünü.

Ey Türkeli!
Ocak ocak,göz göz olmuş yaran var.
Aydınlığı görememiş karan var.
Benim gibi,senin derdini bilen var.
Bütünlüğüm,ana özüm Türkeli:
Susuzsun,susuzuz ilme,irfana.
İçeceğiz bu sudan ah kana kana...
Birgün çeşmesi olup bu suyun,
Kaynak kaynak akacağız biz sana.
Sende yaşar esir olmayan millet.
Kendindeki yarayı sor! Her illet
Senin bütün varlığını yaralar.
Çiğnendi yurt,yandı, yeter memleket.
Alev olmuş göğsündeki bu illet
Sönsün artık,biraz gülsün bu millet.
Ey Hak! Gel kes bu cennet yurdu,
Bu çelimsiz hale koyan elleri!
Ey Hak! Gel kır,bu melun derdi
Kangrene çeviren alçak belleri!

Bakışları delerken Başkent ufuklarını,
Ozana bırakmıştı Sakarya sularını.
Birinin yüreğine iniyor uğultusu.
Birininse kızıldı,gözlerinden akan su.
Zamanın boğazını sıkarken biriken iş,
Bitkinlik hançer olsa başlayacak diriliş.
Öncelik arayan dert,beynini yumruklarken,
Çare çatırdıyordu görkeminden,koşarken.
Sıvadı kollarını,girdi yeni menzile.
Tek tek sardı yarayı,iyice bile bile:
Kırıkkale malını kuşanacak ordumuz,
Kayseriden göklere uçarken pilotumuz.
Bozkırı emzirecek taze çam ormanları.,
Dişliler devşirirken güzelim harmanları.
Okul kapılarına dayansın çiçeğimiz.
Pasından arınacak,artık geleceğimiz.
Kültürün kollarında,güçlenecek iç barış,
Dünyanın dört yanında şahlanacak bu yarış.

İnsan öldürmeye yormadan başı
Gel dolaş burada, sen karış karış.
Ruhuna sevginin sütü bulaşsın.
Kapansın savaşın kokunç kapısı.
Anadolu insanlığın beşiği,
Bariş diyen başın,çağı başlasın.
Hele gel!
Havadan,sudan değil,
İnsandan konuşalım,insandan.
Büyük işler yaparcasına,
Güneş tanrısına yağ çekmek için,
Diri insan kalbini söküp,
Güneşe tutuşundan konuşalım.
Mal pazarında mal satar ğibi,
İnsanların,insanları satışından,
Alanların,çıkar için,köle diye
Ağaca bağlatıp kırbaçlatışından konuşalım.
İmparator kahkahasına renk katsın diye,
İnsanların,insanları
Aslan çukuruna,yılan çukuruna atışından,
Aslanlara,yılanlara parçalatışından konuşalım.
Savaş canavarının sırtına binip,
Ektiği toprağı,
Diktiği bayrağı koruyan insanları
Kiliçlatışından konuşalım.
Hesabına gelmeyen insanları
Diri diri fırınlara katışından,
Özgürlük istiyor diye,
Kolunu,iki taşın arasında
Çatırdatışından konuşalım.
Şeref ve şan sayarak,
Atom bombasına kadeh kaldırışından,
Ölümle burun buruna ak saçlıları,
Hayatla burun buruna körpe çocukları,
Kahramancasına,alçakça bombalatışından konuşalım.
Yiğitsen ve de mertsen,
Varsa duyar yüreğin,düşünür beynin,
İnsanı bir güzel eğitmek varken,
Kurşuna dizmelerin de,
Enseden kesmelerin de,
İplere çekmelerin de
Düşünen insanları çatlatışından konuşalım.
Kana buladığın dünyadan sonra,
Kan saçmak için,
Hiç düşünmeden,
Hiç arlanmadan,
Ekmek aramak yerine,
Yer aramak yerine,
Büyük başarıymış gibi
Uzay savaşı çağını başlatışından konuşalım.
Ve hep birlikte,
İnsanlığımız üstüne,
Akıllılığımız üstüne
Yemin ederek:
Hiçbir şeyden çekmedi insan,
İnsan olduğundan beri,
İnsandan çektiği kadar.diyelim.
Barışin gelmesi için,
Sağır kavgacılar duyana dek,
Sesimizin çıktığı kadar
Haykıralım,haykıralım,haykıralım!

Görmeden Koyayı,gezme dünyayı!
Beri gel,beri gel,hele beri gel!
Dost, düşman burada can ile canan,
Öyle yavaş olmaz,yetiş,diri gel!

Kini kurban kestik,büyük kapıda.
Ayrılığa konak yok bu tapuda.
Gel taşın bulunsun büyük yapıda.
Sevgi hamurunu yuğursun her el.

Pişedursun ruhta sohbetin aşı.
Başlasın, savaşı kesme savaşı...
Her kim vurmak için kaldırsa taşı,
Öpelim elini,kalmasın engel...

Beyaz mendil murad alsın havadan.
Güvercinler göğe çıksın yuvadan.
Suç çıkarmak bitsin aktan,karadan.
Bilişmek,sevişmek,budur en güzel.

İçin dışın bir olsun.
Bir söz söyle,pir olsun.
Ayak altı sürünmek
Aramızda sır olsun.

Kaç yorgun dervişan su içer burdan...
Yolunu yitirmiş çıkar uykudan.
Gönüllü görkemli Şaha varmaktan,
Yürek alev alev yanar da yanar.

Öpülür, sil baştan düşmanın eli.
Çözülür,sevginin sıcacık dili.
İnsana sunulan Mevlana gülü
Huzur ırmağına bilmece sorar.

Nefis canavarı verir canını.
En bulanık sular döker kumunu.
Cana can oynayan, bozar oyunu.
Gönüllü dost olur kurta kuzular.

Burada başladı barışın çağı.
Açıldı sevginin telli duvağı.
Mevlana elinde zaman tarağı
Bariş meleğinin saçını tarar.

Apak olup yunalım.
Görelim,görünelim.
Bakır tepside başı
Sevgiliye sunalım.

Savaştan söz etme,
Ağlamasın göz!
Vurmak,vurulmak deliliğinden
Dövülmesin diz!
Silah tutan ellere gül verilsin.
Zeytin dalı dağıtılsın dört yana...
Üzerinde durup dolaştığımız
Şu güzelim dünyada
Kardeşçe yaşamak
En büyük dileğimiz.

Tesbih yaptık sana Oltu taşından.
Elbiseler diktik Türk kumaşından.
Kardeşçe su içmek dilerse canın
Buz gibi sulardan iç,helal olsun
En güzel pınarın en uç başından.
Bu niyet bizden.
Akacak Fıratın o hırçın suyu,
Haranın çatlayan dudaklarına:
Daha fazla buğday,
Daha çok pamuk...
Sarının canına okurken yeşil,
Açlığın sırtına, inecek yumruk.
Bu nimet bizden.
Zeytini,inciri devşirdik daldan,
Kutu kutu,sepet sepet,
Sofranıza bereket.
Erciyesten bal,Bünyandan halı,
İspartadan gül,
Kamyon kamyon, dünyanıza...
Bu hareket bizden.
İstanbul boğazından akar iki su,
Yıllar yılı kavga nedir bilmemiş.
Üstten akanın hırçınca huyu...
Altta sürünen tatmasa da uykuyu
Sevdaları eksilmemiş.
Bu suların üstüne:
El ele,yürek yüreğe geçin diye,
Kurduk asma köprüyü.
Bu hizmet bizden.
Gelibolu koylarında iki anıt var:
Biri öldürmeye gelenin,
Biri öldürürken ölenin.
Her iki anıta selam dururuz...
İşte biz buyuz.
Ve:
Esir kampları olmasın.
Olmasın insan,insana tutsak,
Daha güzel olmaz mı,
Vurmadan, öldürmeden,
İnsanca yaşasak. diyoruz.
Bu davet bizden.
Barışık olmaya çatlak dudağım.
İnsan öldürmenin suç olduğunu,
Güç anlasan da anlamasan da
Yakana yapışıp anlatacağım.
Bu inat bizden.

Tez açın meydanları,tanık olsun gökle yer.
Ak alınlı,dik başlı duracaklar geliyor.
Bir sonraki kuşağa,bu günün hesabını
Yüzleri kızarmadan verecekler geliyor.

Yaşlılara yol verip,sakatlara el verip,
Gariplere gül verip,öksüzlere bel verip,
Çıplaklara şal verip,yoksullara mal verip,
Ezilene kanat kol gerecekler geliyor.

Susuzluktan dudağı çatlayanlara suyu,
Açlıktan uykusuzluk çekenlere uykuyu,
Taş yürekli zalime, meleklerdeki huyu
Sevgi pınarlarından derecekler geliyor.

Güneşin kavurduğu dağa ağaç dikerek,
Rüzgarın savurduğu yere tohum ekerek,
Can çekişen doğayı yeniden dirilterek,
Yeşil halıyı yere serecekler geliyor.

Bütün karanlıklarda güneşleri sezip de,
Kahreden yoksulluğu tekniklerle ezip de,
İnsanların önüne, kolay yollar çizip de
Nur dolu bir dünyayı kuracaklar geliyor.

Yerinde oynayarak,yerinde gülmesini,
Sağlığa önem verip sportmen olmasını,
Dünya nimetlerinden hakkını almasını
Bilip,güzel günleri görecekler geliyor.

Timsahın göz yaşından bütün dersleri alan,
Yetimlerin hakkını hiç utanmadan çalan,
Hak hukuk diyenleri korku seline salan
Zalim avcıdan hesap soracaklar geliyor.

İnsanları sömüren gönlü çirkin gözaçık,
Ülkeleri kemiren düşüncesi dolaşık,
Hep bana hesabıyle günahlara bulaşık
Vurguncuyu,şah damardan vuracaklar geliyor.

Yunustan Bektaşiden her gün ilham alacak,
Dünyanın dört yanına güvercinler salacak,
Savaşı çıkaranın kollarını kıracak,
Bariş için savaşa girecekler geliyor.

Dışarıdan beslenip haince gezenleri,
Ülkemi bölmek için hudutlar çizenleri,
Canım vatandaşımı kurşuna dizenleri
Kutsal topraklarımdan sürecekler geliyor.

Bütün dünya toplanıp üstlerine gelse de,
Kanlı fırtınaları başlarına sarsa da,
Ölüme can oynayıp her ne kadar zorsa da
Milletin yarasını saracaklar geliyor.

Vatana ana diyen,bayrağına sarılan,
Bütün çıkarlarından vatan için ayrılan,
Millet için can verip topraklara karılan
Şehit Cafer sırrına erecekler geliyor.

Hanlıklar yazgısında bahtı baştan karalı,
Gönülden fırtınalı ve yürekten yaralı,
Özgürlük kahramanı,Kafkasların Kartalı
Şeyh Şamil şöhretine varacaklar geliyor.

(Germencik 1991)

İskender Dağıstanlı
 

 

****************************************************************************************************
Dost Siteler  
 

SİTEYİ NASIL BULDUNUZ
SÜPER
EH İŞTE
GÜZEL
İDARE EDER
İYİ DEĞİL

(Sonucu göster)


 
Reklam  
   
ORTATEPE KÖYÜ TARİHİ  
  600 yıllık Osmanlı imparatorluğunun ileri uç kalesi olan Kafkasya’nın Dağıstan bölgesinde yaşayan atalarımız İmparatorluğun zaafiyete uğramasıyla 19.yüzyılda amansız bir Rus istilasına maruz kalmışlardır.Her türlü imkansızlığa rağmen,sayı ve silah bakımından kuvvetli olan Rus ordularına karşı din,namus,vatan ve haysiyetleri uğruna cihat ilan eden Şeyh Şamil önderliğinde 36 yıl gibi uzun bir süre kahramanca savaşan atalarımız,Osmanlı İmparatorluğundan beklenilen yardım kendilerine zamanında ulaşmaması nedeniyle gelişen olumsuz şartlar nedeniyle istemeyerek mücadeleyi bırakmak zorunda kalmışlardır. Ancak Rus esaretinde yaşamaktansa kutsal topraklar addettikleri Osmanlı İmparatorluğuna göç etmeyi tercih eden atalarımız 1859 yılından itibaren akın,akın göç etmeye başlamış ve yazın Kahramanmaraş ili Göksun ilçesinin 5 Km kuzeyinde yer alan Deve Mağarasında konaklamışlar , kışın ise Andırın üzerinden Adana Çukurova Ovası göç etmişler ve şekilde 5 yıl göçebe hayatı yaşamışlarıdır.

Kafkasya’da yüksek dağların eteğinde bulunan yaylalarda yaşamaya alışmış olan bu insanlar ; aşırı sıcak ve sivrisineği ile ün salmış Çukurovasında yaşamaktansa anavatanlarındaki yaşam tarzlarına uygun olan Göksun ovalarında yaşayıp yerleşmeyi tercih etmişlerdir .O zamanlardaki isimleriyle Tetir, Kırcainek ve Hevlekli dağlarının ortasında yer alan tepenin eteklerinden arazi satın almışlar ve1862 yılında yerleşik hayata geçmek amacıyla ilk evin temelinin atmışlardır.Yerleşim yeri olarak seçilen tepenin yukarıda bahsedilen dağların arasında yer almasından dolayı Ortatepe denilmesi nedeniyle aynı isim köyede verilmiştir.Kuralan köyün ismi o tarihten itibaren Ortatepe olmuştur.Müslüman müslümanın kardeşidir pirensibiyle atalarımıza kucak açan Anadolu insanlarının yardım ve destekleriyle bu toprakları yurt edinmişlerdir.Ortatepe köyü işte bu yiğit insanların kurduğu ve halen torunlarının yerleşik halde yaşadığı şirin bir köydür.
 
ORTATEPE KÖYÜ ANA DİLİ  
  Ortatepe Köylülerinin ana dili şu anda Dağıstan’da konuşulmakta olan Avar Dili’dir.Anadillerinde kendilerini Maarulav (Dağlı) olarak adlandıran Ortatepeliler Kafkasyanın yerli halklarından olan Avarlardandır.Köyde sürekli ikamet edenlerin tamamı Avar kökenlidir. Değişik amaçla köye gelenlerin geçici meskenlerde yaşadıkları ve işlerinin bitiminde köyden ayrıldıkları görülür.Köyde hala anadil olan Avarca konuşulmakta olup, yeni nesilde azalan oranda anadillerini kullanma eğilimi görülmektedir.Bu şekilde devam etmesi halinde yakın tarihte Avarca’nın unutulması kaçınılmaz görülmektedir. İLK KÖYÜ KURANLAR Köyü ilk kuranlar 16 kişi idiler.bunların bilinen önde gelenleri ise1859 yılında başlayan göçle birlikte Göksun ovasına gelen Abdulkerim, Davut, Ali, Hacımehmet, Ramazan, İsmail, Mehmet ve Şamsu aileleridir.Bir kaç ailede 93 harbinden sonra gelmişlerdir.  
ORTATEPE KÖYÜ EKONOMİK DURUMU  
  1980 yılına kadar tarım ve hayvancılıkta önemli bir yere sahip olan Ortatepe Köyü ,son zamanlarda gençlerin eğitim ve kendi işlerini kurmak amacıyla köyden ayrılmaları ve bir daha geri dönmemeleri nedeniyle köyde tarım hayvancılık eski cazibesini kaybetmiştir.Ancak köyde yerleşik olarak hayatlarını sürdürenler küçük çaplı olsa da tarla bitkileri ve hayvancılık üzerine çalışmalarını sürdürmektedirler.Köyün ekonomik olarak gelişmesi için alışılagelmiş tarla bitkileri ekimi yerine meyvacılık ve sebzeciliğe yönelmesi ve klasik hayvancılık yerine modern besi ve mandracılığa meyil etmesi arzu edilmekte bu alanda çalışmalar sürdürülmektedir.Bunun yanı sıra tarım ve hayvancılığa dayalı sanayi yatırımlarının yapılması için araştırma ve fizibilite çalışamları yapılmaktadır.  
ORTATEPE KÖYÜNDE ALT YAPI  
  Köyde 1980 yılından itibaren elektrik verilmiş bulunmaktadır. Her iki mahalleye 1965 ve 1970 yıllarında ikişer çeşme yapılmış daha sonra bu çeşmelere gelen suyun yetersiz ve sağlıksız olması nedeniyle 1990 yılında tekrar yeni bir su şebekesi yapılmış olup, her evde son derece sağlıklı ve kaliteli içme suyu bulunmaktadır. 1998 yılında ise her eve sabit telefon hizmeti ve 2006 yılından itibaren hızlı internet hizmeti verilmiştir. Ayrıca köyümüzde 1999 yılından itibaren Telsim, 2000 yılından itibaren Avea ve kısmen olsa da 2001 yılından itibaren Turkcell kapsama alanına girmiş bulunmaktadır.Köyü ilçeye bağlayan yol ise 2002 yılında asfaltlanmış bulunmaktadır.
Gerek ilçeye yakın olması ,gerekse uygun coğrafik ve iklim şarlarının yanı sıra bütün kamu hizmetlerinin eksiksiz olarak verilmiş olması nedeniyle Ortatepe Köyü yaşanmaya değer bir safiye yeri olup ,gün geçtikçe emeklilerimizin ilgi odağı haline gelmektedir.Her yıl düzenlenen Geleneksel Bahar Bayramı, köyün birlik beraberliği ile gelişimine katkı sağladığı görülmektedir.
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Bu dilden firar eden her söz Yaydan çıkmış ok gibi Kelimeler bazen bir hazine Bazen dermansız bir dert tipi